Bu yazıda hukukun geleceğinden çok, geçmişine bir yolculuk yaparak, karı-koca olan iki hukukçu hakkında düzenlenmiş bir iddianame özelinden bugün ne ile karşı karşıya olduğumuzu anlatmaya çalışacağım.
Yıl 2014. Cumhuriyet tarihindeki hukuk adına en sancılı dönemin veya “hukukun tükeniş perdesinin” en net açılacağı, seyredileceği yılların başlangıcı belki de… Türkiye için, uzun bir süre sonra yeniden tanıştığı tek parti hükümetinin aynı zamanda “ustalık dönemi” ve devamındaki seneler gerçekten de geçmişe rahmet okutturacak kadar hukukun çivisinin duvara asıldığı zamanlar oldu.
Hükümet, ülkenin ve tüm siyasi hayatın üzerinde giyotin gibi asılı duran “askeri vesayet”ten kurtulma adına işbirliği yaptığı yargının,  kendi kanunsuz isteklerine boyun eğmediğini görmesiyle ve nihayet 17/25  Aralık yolsuzluk soruşturmalarıyla “kendi yargısı”nı kurmanın vaktinin geldiğini anlamış oldu.
Önce kendi tanımlarıyla “proje mahkemeler” olarak Sulh Ceza Hakimliklerini kurdu ve hemen arkasından yaptığı düzenlemelerle bu mahkemelerin işine ve verdiği kararlara kimsenin karışamamasını sağladı (1). Sonrasında, zamanın en gözde hukuk figürü olan HSYK 1.Daire Başkanı İbrahim Okur’un ifadelerinden anladığımız kadarı ile hükümet ve HSYK arasında “gizli ve kanunsuz” çalışmalarla fişleme dönemi başladı (2).  HSYK’da görev yapan hakimlerin kuruldan Anayasa’ya aykırı şekilde (3) uzaklaştırılmalarıyla başlayan süreçte, kuruldaki daire oluşumunun da aynı yıl içerisinde değiştirildi. Ve bu sayede hükümet aleyhinde devam eden yolsuzluk soruşturmasını yürüten savcılar başta olmak üzere hükümetin talepleri noktasında “ikircikli davranan” yargıçlar, kendilerine aynı kurul tarafından daha önce ünvan verilenler -bu fişleme çalışması sebebiyle-  görevlerinden alınmaya ve sürgün edildiler (4). Sonrasında HSYK seçimlerinde hükümet açıkça desteklediği bir listeyle seçime girdi ve tabiki -az farkla da olsa- kazandı. Siyasi iradenin, 2014 yılı içindeki bu seçimi, taşrada kendi listesine oy vermeyen ve muhalif düşünceye sahip yargıçları yine kendi meslektaşları aracılığı ile fişlemek için iyi bir fırsat olarak kullandığı ve seçimde o listeye oy vermeyen yaklaşık 5000 yargıcın cezalandırılması için bir fırsat, bir lütuf (5) beklemeye başladıkları sonradan anlaşılacaktı.
Türkiye’de bir anda yklaşık 3000 yargıcın tutuklanıp, yaklaşık 5000 yargıcın savunmaları alınmadan ihraç edildiği süreç herkesin malumu. Şimdi ilk tutuklamalardan bir yılın  sonunda “ancak” hazırlanabilen bir iddianameye bakarak, bu yargıçların tam olarak neyle suçlandığını, aleyhlerinde hangi delillerin bulunuğunu öğrenip, özellikle son beş yılldır  hukukun neye dönüştürüldüğü konusunda kararı siz verin.
Sanık isimleri ve dosya numarası bizde mahfuz olup adı geçenlerin hala Türkiye de bulunuyor olma ihtimaline binaen açıklayamadığımız  dosyanın sanıkları olan Savcı bey ve eşi Hakime hanım için yer alan iddialar ve hukuken en azından “yeterli” olması gereken deliller şunlar:
1) ” FETÖ silahlı  terör örgütünün, “bylock” isimli haberleşme programını,  2014 HSYK seçimlerinde bu program üzerinden bağımsız adayların oylarını  takip etmek, diğer hakim savcılara bu adaylara oy vermelerini sağlamak ve  iletişim sağlamak amacıyla kullandığı,  şüphelinin de bu programı kendi telefon numarası üzerinden yüklediğinin anlaşıldığı… şüphelinin üzerinden alınan dijital materyallerin incelemesinin tamamlanmadığı, incelenmesinin de uzun süreceği anlaşıldığı… (bu sebeple beklenmesine gerek görülmemiş)”
– İddianamede esaslı delillerden bir tanesi bu suçlama. Çünkü sırf bu suçlama nedeniyle halen, Türkiye’de onbinlerce kişi yaklaşık bir yıldır tutuklu bulunuyor. Ancak iddianameyi hazırlayan ve şüphelinin cezalandırılmasını isteyen Savcı, kendi meslektaşı için bu iddiayı delillendirmeyi gerekli görmüyor. Örneğin şüphelinin kabul etmemesi ve el koyulan telefonunda tespit edilemeyen bu programı onun kullandığına dair bilginin ya da verinin nasıl ve hangi yollarla elde edildiği, bu program aracılığı ile şüphelinin hangi suç ifade eden mesajlaşma veya konuşmaları yaptığı,  bu programın herkese açık googleplay’den yüklenen bir program olup olmadığı gibi hayati soru(n)lar “ikircikli davranmama” telaşı nedeniyle cevapsız ve önemsiz kalıyor!
2) 2014 yılının Haziran ayına kadar Başsavcı olarak görev yapan şüphelinin, son atandığı yerde 2 yıllık asgari görev süresini tamamlamamış olması, Hakimler Ve Savcılar Kanunu ile Anayasa’da Hakim ve Savcılar için tanınan güvencelere rağmen talebi olmadan başka bir ile ünvansız olarak atanmasına, “bu tarihten iki yıl sonra aynı soruşturma kapsamında meslekten ihraç edilecek olan zamanın HSYK üyesi tarafından bu tayin kararına karşı çıkılmış ve şerh yazılmış olması nedeniyle “örgütsel dayanışma” yapıldığı…”
– Soruşturma Savcısı,  2014’den beri suçlu olarak gördüğü şüphelinin tayini ile ilgili,  ilerde yine suçlu olacak bir HSYK üyesinin hukuki gerekçesi de olsa bir şerh yazmış olmasını onun “terör örgütü üyesi” olduğunu kabulü için yeterli olduğunu savunmuş. Kaldı ki o HSYK üyesinin terör örgütü üyesi olduğu hakkında bırakın bir hükmü, hala bir iddianame dahi düzenlenmiş değil. Savcının bu mantık silsilesi akli ya da hukuki kabul edilecek olursa; bugün cinayet işleyen bir katil ile daha önce herhangi bir şekilde ilişkisi olmuş herkesi aynı suçtan yargılamak gerekecektir!
Aslında bu iddia ile Savcı farkında olmadan bir hukuk cinayetini de itiraf ediyor: Yukarıda yer verildiği gibi HSYK Daire Başkanı İbrahim OKUR’un beyanlarından 2014 yılı başında yapılan fişleme çalışması ve kurul yapısının değişmesiyle hem kurulda hem de taşrada birçok hakim savcı sürgüne yollanmıştı. Şimdi bu şüphelinin cemaatten olduğu o zaman tespit edildi ve bu gerekçeyle ünvanından ve görev yerinden edildiyse, bu soruşturmayı açmak ya da meslekten ihraç etmek için ne beklendi? Cemaat o zaman silahlı terör örgütü değildi ve bu durum 15 Temmuzda ortaya çıktıysa, şüpheli nasıl oluyor da bu suçtan yargılanabiliyor? Suçun Kanuniliği, Suçun Şahsiliği, Suçun ve Cezanın Geriye Yürüme Yasağı ilkelerine ne oldu? Bu Anayasal ve uluslar arası hukuki güvenceler muktedirlerin sevmedikleri(?) için geçerli değil mi?
3) “Fetö liderinin vaaz ve sohbetlerinde şifreli olarak YARSAV’a sızılması ve amaçları doğrultusunda kullanılması talimatı doğrultusunda, şüphelinin adı geçen derneğe üye olduğunun anlaşılması…”
– Emlakçılar bir espri yapar. Evi alıcıya gösterirken “evde gömme banyo var, ama çok derine gömmüşler o yüzden görülmüyor” diye. Bu espri çocuklara bile anlamsız gelse de, bu durum bir iddianamede delil değeri kazanmış. “Terör örgütü lideri vaazlarında şifreli mesaj gönderdiği için şüpheli YARSAV’a üye olmuş.” Peki nerde bu talimat, hangi vaazda, ne şekilde verilmiş? Sanırım cevap şu: Çok şifreli olduğu için çözemedik… Son bir soru; YARSAV’ın tüm üyelerine bu suçlama yapılmadıysa eğer şüpheliyi diğerlerinden farklı kılan nedir?
4) Açık kimliği ve şüpheli hakkındaki bilgileri nereden ve nasıl edindiğine dair önemli bilgilere yer verilmeyen bir tanık, şüpheli hakkındaki beyanında;
*şüphelinin bu yapıya gönülden bağlı olduğunu,
* yapının verdiği isimleri kurumlara yerleştirdiğini bildiğini,
* insanların şüphelinin ismi ile korkutulduğu ve yapıya bağlılıklarının sağlandığını,
* şüphelinin isminin yapılanmanın toplantılarında sürekli “bizdendir” şeklinde geçtiğini,
* şüphelinin isimleri açıkça belirtilmeyen iki kişi ile birlikte infaz koruma memuru alımını organize ettiğini söylemiş olduğu…”
– Tanık beyanı, doğruluğu ispatlandığında, hukuki gerçeğin ortaya çıkarılmasının amaç ve dert edinlidiği her iddianame için çok önemli bir delildir. Böylesi önemli bir iddianamede eldeki tek somut delil olan tek bir tanığın beyanlarına üstünkörü yer verilmesinin amacı ne olabilir? Soruşturma savcısı tek somut delili olan tanığa neleri sormasını bilecek kadar hukuk bilgisi mi yok veya ortalama bir fikir cimnastiği yapmaktan mı mahrum? Yoksa bu sorular soruldu da alınan cevaplar “tatmin edici” bulunmadığından iddianamade yer verilmedi mi? Basit fikir cimnastiği derken asla bir hakaret amacı taşımıyorum. En basit sorular arasında; “gönülden bağlı ne demek, buna dair delilin nedir, bu yapı şüpheliye hangi isimleri ne zaman nasıl verdi ve bu isimleri şüpheli hangi kurumlara nasıl ve ne zaman yerleştirdi, şüphelinin ismi ile kim kimi korkutmuştur, neredeki hangi toplantıda kim şüpheli için “bizdendir” demiştir” gibi onlarca basit soru sanırım herkesin aklına gelir. Ancak cevaplarını iddianamede göremediğimiz için şimdilik “zararlı sorular” bunlar…
5) “Örgütün nihai hedefine ulaşmak amacıyla başlattığı son son süreçte, mülkiye, emniyet ve yargı gibi  hayati kurumları ele geçirmek için kendilerine engel olacağını düşündüğü kişilerin sistem dışına çıkarılmasını sağlayarak kendi elemanlarının bu makamlara getirdiği, şüphelinin de bu bağlamda Başsavcılığa getirildiği…”
– Bu iddia da diğerleri gibi hukuki gerekçeden hiç bir şekilde nasibini alamamış, bir yorum olarak “deliller” arasına serpiştirilmiş. Burada örgütün nihai hedeflerinin nereden, nasıl öğrenildiği veya son süreçten neyin kastedildiği sorularına hiç girmeden asıl cevaplanması gereken başka bir soruya dikkat çekmek istiyorum. Yine İbrahim OKUR’un beyanları ile 2014 öncesine kadar çıkan kurul kararlarının birçoğunun “OYBİRLİĞİ” ile çıktığını öğrenmiş bulunuyoruz. Eğer şüphelinin kurul tarafından 2014 öncesi bu makama getirilmesi de oybirliği ile mümkün oldu ise, bugün hala mesleğini devam ettiren o kurulun diğer üyelerinin örgüt faaliyetleri kapsamında haklarında niçin soruşturma açılmamış? Öyle ki o kurulda yer alan isimlerden Halil KOÇ referandum sonrası oluşturulan  HSK’ da halen görevine devam etmektedir. Bazı yargıçlar hakkında bir üyenin şerh yazması aleyhe delil kabul edilirken,  o makama getirilmesi kararına imza atmak niçin soruşturulmuyor? Yoksa bu durum muktedirleri rahatsız eder diye mi çekiniliyor?
6) “Şüphelinin eşi hakim …. ‘nın,  eşinin bylock kullanıcısı olması, eşi birlikte 2014 yılında gördükleri tayin için meslekten ihraç edilmiş bir HSYK üyesinin kendisi için de şerh yazmış olması, şüphelinin eşinin de YARSAV üyesi olması nedenleriyle…”
– Savcı, şüpheli olan meslektaşı için girmediği delillendirme zahmetini, eşi olan hakime hanım için de gerekli görmemiş. Ne de olsa “kocası bir bylock kullanıcısı” gibi  bir ifadeyi “delil” diye yazmaktan çekinmemiş. Diğer hususlar konusunda da sorular elbette havada kalmış.
Savcı iddianamesinde bu delilleri meslektaşları için adı geçen örgüte mensubiyetleri için yeterli görmüş. Sonuç kısmında ise bu yapıya mensubiyetin niçin terör örgütü üyeliği olduğunu şöyle açıklamış:
”  * Devlet otoritesini zayıflatmak, kamu düzenini bozmak, devlet iç ve dış güvenliğini bozmak amacıyla bir ögüte mensup kişilerce işlenen her türlü suç faaliyeti terör eylemi sayılır.
* Terör örgütüne üye olmak tek taraflı irade beyanıyla mümkündür. Hiyerarşik yapıya gönüllü olarak dahil olmak yeterlidir. Kabule gerek yoktur.
* Terör eylemi olarak bir suç faaliyeti dışında, terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım eden de terör örgütü üyesi suçundan cezalandırılır.
* Terör örgütü faaliyetlerinde maddi unsur olarak “cebir ve şiddet” kanuni olarak aranır. Ancak bu unsurlar, korkutma, sindirme ve baskı kurma şeklinde de olabilir.”
Savcı, Terörle Mücadele Kanunu ve yerleşik Yargıtay içtihatlarına göre terör örgütü üyesi olarak kimlerin cezalandırılabileceğini bu unsurlarla saymış. Ancak aynen iddialarda yaptığı gibi bunları da delillendirmeyi gereksiz görmüş.
– Tüm iddiaların dayanak yapıldığı ilk cevaplanması  gereken belki de en önemli  soru şu: Bu yapının silahlı terör örgütü olduğu ne zaman ve kimin tarafından tespit edilmiştir? Önce buna net bir cevap verilmesi gerekiyor.
Sonrasında ise, İbrahim OKUR’un ifadesinde de doğruladığı ve tüm camianın malumu olduğu üzere, yapılan ilk fişleme çalışmalarıyla 2014’de ünvanlı hakim savcıların görevi ellerinden alınıp sürgün edildilerse, o zaman terör örgütü üyesi değiller miydi? Erdoğan’ın darbe teşebbüsü gecesi söylediği üzere (6) bu yapının terör örgütü olduğu ilk kez o gece anlaşıldı ve bu yüzden 2014 de bu soruşturma açılmadıysa, iddianamede ki tüm iddialar niçin darbe gecesi öncesine ait?
Bunun dışında iddianameyi hazırlayanları çok ilgilendirmese de şu hukuki sorulara da cevap verilmesi zorunlu, çünkü bunları Savcı iddianameye eklemiş:
–  İddianame içerisinde HSYK ihraç kararına bol bol atıf yapılmış. Ve o kararda Mit Tırları Hadisesi, 7 Şubat Mit Krizi, 17-25 Aralık Yolsuzluk Soruşturmaları ile bu yapının defalarca darbe teşebbüsünde bulunduğu anlatılıyor. Mit kurumu, Başbakanlığa yani doğrudan hükümete bağlı bir kurumdur. Başkanının kim olacağı, hangi politikaları izleyeceği doğrudan siyasi iradenin sorumluluğu altındadır. Şimdi yargı kurumunun böyle bir kurum aleyhinde soruşturma yürütmesi veya dönemin başbakanı, ailesi ve aileye yakın birkaç bakan hakkında yürütülen ve delilleri ortalığa saçılan yolsuzluk soruşturması mı DEVLET OTORİTESİNİ ZAYIFLATMAK unsurunu oluşturuyor? Kanunun lafzında zikredilen bu husus, siyasi iktidarların günlük değişen politikalarını veya hükümet üyelerinin aile saadetlerini, refahlarını korumak mı? Bu soruya evet cevabı verebilen bir hukukçu varsa, 2014’de fişlenmiş şüpheliye veya o tarihten 2016 Temmuz’una kadar bu yapının diğer üyelerine niçin bu soruşturmalar açılmamış, kim neyi beklemiş buna cevap versin.  Bu bile tek başına bir görevi kötüye kullanma ve ayrımcılık suçunu oluşturmaz mı?
– Şüpheli inkar etmişken, iddialar hiçbir şekilde delillendirilmemişken, tek bir tanığın kaynağı belirsiz iddiası ile mi şüphelinin “gönüllü olarak hiyerarşik yapıya dahil olunduğunu” anlıyoruz?
–  Suç eylemi dışında terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etmek de bu faaliyet kapsamında yeterlidir. Savcı bu iddiasını güçlendirmek için, yapının ülke genelinde tüm üyelerinden “himmet” adı altında para topladığını anlatmış uzun uzun. Peki şüpheli kime, ne zaman ve hangi yolla himmet vermiş niye araştırılma gereği duyulmamış? Şüphelinin yapı adına bir suç işlemediğini bilen Savcının kabulü ya da hissi şu “o da yapıya dahilse himmet vermiştir muhtemelen.”  Velev ki bu his doğru bile olsa cevaplanması gereken diğer hayati soru da şu: “bilerek ve isteyerek” unsurunun oluştuğuna dair delil nedir?
Kanunun lafzındaki amir hüküm gereği bu maddeden dolayı örgüte yardım edenin cezalandırılabilmesi için, “yardım ettiği şeyin bir suç örgütü ya da silâhlı örgüt olduğunu bilmesi ve bu bilgiye “rağmen” o örgüte yardım etmiş olması” zorunludur.  Nitekim konunun uzmanlarından Ceza Hukuku profesörü Ersan Şen bu konuda ayrıntılı bir değerlendirme yapıyor ve sonuç kısmında şunları yazıyor: TCK 220/7’nin manevî unsuru şahsın hareketi icra ettiği sırada bir suç veya terör örgütünün varlığının bilincinde olması ve bu örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme kastının bulunması iken, maddî unsuru örgüte yardım etmesi ve bunun sonucunda örgüte suç işleme kabiliyeti kazandırmasıdır, yani örgütün yeni bir suç işleme kabiliyeti kazanması ile şahsın hareketi arasında bir illiyet bağı bulunmalı, fakat örgütün suçu işlemiş olması gerekmemektedir. TCK m. 220/7’nin tatbiki için bu unsurların kişi suç isnadına sebep olan fiilleri icra ettiği sırada mevcut olduğu tesbit edilmelidir. Suçta ve cezada kanunîlik” ilkesine gereğince, kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Suç ve ceza ancak kanunla koyulur. Kanunlar, prensip olarak ileri doğru uygulanır. Ceza kanunları, ancak lehe olduğunda geçmişe etkili uygulanır. Ceza Hukukunun öngörülebilirliği ve bilinirliği, “suçta ve cezada kanunilik” ilkesine dayanır. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi de 26.04.1979 tarihli ve 6538/74 sayılı Sunday Times – Birleşik Krallık kararında, öngörülebilirlik ve bilinirliğin kanunilik ilkesinin yapıtaşları olduğunu belirtmiştir (7). Dolayısı ile Savcı’nın peşine sorular bırakmıyor: Bu yapı ne zamandan beri bir terör örgütü, ve şüpheli hakkındaki iddialar ne zamana ait ve son olarak soruşturma açılana kadar ne beklenmiş ve niçin şüphelinin görevine devam etmesinde sakınca görülmemiş?
– Şüphelinin cebir şiddet yerine baskı unsuru kullandığı iddiasının delili de yine şu tanık beyanı: “insanların şüphelinin ismi ile korkutulduğu ve yapıya bağlılıklarının sağlandığını…” Hangi insanlar, bunların ifadesi nerde, kim görmüş bunu veya nerede şahit olmuş. Korkutulanların ifadeleri nerede, niçin şikayetçi olmamışlar?
Yalnız hukuki olmaktan değil aynı zamanda gerçeklikten bile bu kadar uzak bir “iftiraname” için belki bu kadar şey anlatmaya da gerek yoktu. Sadece şüphelinin eşi olan hakime hanımın da cezalandırılması amacıyla dosyaya “bylock kullanan kişinin eşi olması” ibaresinin deliller arasında sayılmasından haya edilmemesini söylemek de yeterli olabilirdi. Evet, yazının giriş kısmında da değinildiği üzere bu iddianamelerle karşımıza çıkan şey yalnızca hukukun yerlerde sürünmesi değil, hukuki ahlakın tamamiyle yok edilmesi veya Ahmet ALTAN’ın dediği gibi “bir iddianamenin hukuk pornosu olarak portresi” nden başka bir şey değildir.
(1) https://medium.com/tr724/proje-mahkemeler-17-aral%C4%B1ktan-sonra-yanda%C5%9F-yarg%C4%B1-nas%C4%B1l-%C3%BCretildi-bb0a73d9e2ea
(2)https://jhhturkey.blogspot.ca/2017/06/okurun-ifadesine-gore-adalet-bakanlg.html?m=1 ,
https://www.cnnturk.com/amp/video/turkiye/ibrahim-okur-bilal-erdogan-gozaltina-alinacakti
(3)https://www.cnnturk.com/amp/haber/turkiye/hsyk-kanununda-adalet-bakanina-verilen-yetkiler-iptal-edildi
(4)https://www.sozcu.com.tr/2014/gundem/yargiya-buyuk-operasyon-geliyor-488147/amp/
(5)https://www.cumhuriyet.com.tr/amp/haber/turkiye/644388/_Allah_in_buyuk_lutfu_.html
(6)http://www.trt.net.tr/francais/turquie/2016/08/19/article-d-ibrahim-kalin-bruxelles-a-un-probleme-555000
(7)http://www.hukukihaber.net/orgute-bilerek-ve-isteyerek-yardim-etme-makale,5284.html
 
 

What's your reaction?
0Cool0Upset0Love0Lol

Add Comment

to top