Anasayfa » ‘ÖTEKİ’ GİDİŞ

‘ÖTEKİ’ GİDİŞ

tarafından admin admin
644 görüntüleme

Yüsra MESUDE – 14 Haziran 2021

O akşam evde dostlarım vardı. Yedik, içtik, dertleştik, muhabbet ettik, çocuklarımızı eğlendirdik. O gün orada hepimiz, eşi müebbet olanlar, işsizler, mahkemesi devam edenler olarak, çocuklarımız da dahil olmak üzere; ‘Yaralı Kalpler Kulübü’ gibiydik. Misafirlerimi uğurladıktan sonra, ertesi gün için sulu köfte yapmıştım. Ve sonra yattım. Sabah 06:17’de zil çaldı. Uykumdan sıçrayarak “Geldiler.” dedim. Gelmişlerdi. Kapının dürbününde iki polis ve sitenin güvenlikçisi görünüyordu. Evlatlarımın alnına bir öpücük bırakarak çıktım. Ben çıkarken sulu köfte hala sıcaktı. Evim, ailem, hayallerim geride kaldı. Araba ise “emniyete” doğru yol aldı.

Beni İstanbul’dan alıp Ankara’ya götürdüler. Diplomatlardan oluşan bir grubun içinde kurum dışı ve kadın olan tek kişiydim. Gençlerin hemen hepsi Boğaziçi Üniversitesi ve ODTÜ mezunuydu. Ve bugünlerde -haklı olarak direnen- Boğaziçili gençlerden daha değersiz değillerdi. Hemen hepsini yurtdışında aktif görevdeyken resmi yazı ile göreve çağırmış ve havaalanında kelepçeyle gözaltına almışlardı. Evleri, aileleri yurtdışında kalmıştı. Önümde oturan genç diplomata durumdan ailesinin haberdar olup olmadığını sordum. Cevap veremedi. Başını iki yana salladı. Gözpınarından dökülenleri arka koltuktan görebiliyordum. 

Yolda migrenden kıvrandığım için, ekip amirine, mola verdiğimiz benzinlikte çay alıp alamayacağımı sordum. Amir benimle dalga geçti, izin vermedi.  Sonra bir başka hedefledikleri av olan diplomatı almak üzere Bursa’ya uğradık. Oradaki emniyet binasında mola verdik, koridorda dizilmiş bekliyorduk. Çay, migren ağrıma iyi gelir umuduyla tekrar sordum. Amir, sanırım halime acıdı ve çay ocağından bir bardak çay alabileceğimi söyledi. “Olmaz.” dedim. “Arkadaşlar da içerse içerim.” Benimle yine dalga geçti. Haddimi aştığımı ima etti. Sonra nasılsa kabul etti. O kısa molada hepimiz çay ocağına doluştuk ve ince belli bardaklarla acımızı yudumladık. 

Polislerin kendi aralarındaki küfürlü, belden aşağı fıkralı ve ‘keyifli’ muhabbeti eşliğinde devam eden yolculuğumuz akşamüzeri bitti ve Ankara’ya vardık. Tavır ve sözleriyle bizi aşağılayarak nezaret koğuşlarına yerleştirildik. Ben yalnızdım, diğer arkadaşlar ise üç farklı koğuşa dağılmıştı. Acizdim. Sessiz dualarla kalbimi teselli etmeye çalışıyordum. Bir yandan da yan koğuştaki genç diplomatların nitelikli sohbetlerine kulak kabartıyordum. Uluslararası hukuk ve uluslararası siyaset hakkında derin muhabbetler dönüyordu. Bir tanesi, üstün hizmetlerinden dolayı dönemin Dışişleri Bakanı’ndan özel plaket bile almıştı. Hayret içindeydim; bir devlet, böylesine kaliteli bürokratlarından nasıl vazgeçebilirdi? 

Dört günlük gözaltının ardından mahkeme günüm geldi. “İfademi verip çıkarım.” diye düşündüm. Ama hissiyatım, ‘ayrılık var’ diyordu. Adliye binası bir karabasan gibiydi. Kelepçeli ellerimle valizimi taşımaya ve polisleri takip etmeye çalışıyordum. Valizim büyük, ellerim de kelepçeli olduğu için yürümekte çok zorlanıyordum. Canım annem, kötü ihtimale karşı, valizimi arkamdan hazırlayıp göndermişti. Kelepçeli ellerle bir yandan valizi taşıyıp bir yandan da onlara yetişmeye çalışıyordum. Bağırıp terslediler. Bir erkek komiser, “Ya kelepçesini çözelim ya da çantasını alalım.” dedi. Sicilinin yüksek olduğunu düşündüğüm kadın komiser izin vermedi. Bana baktıkça gülüyor, zevk alıyor görünüyordu. Erkek olan benim için “Kadın yürüyemiyor. Yardım edelim. O kadar da zalim değiliz.” deyince yüzünden elifbası gitmiş kadın komiser, “Hayır.” dedi. “Bunları çok önceden düşünecekti.” Bir süre sonra halimi gören erkek memur aldı elimden valizi. “Gel.” dedi. Ona minnettar olarak elimde kelepçeyle arkasından yürüdüm. Bir süre sonra kadın bizi gördü. Valizimi aldığı için o komisere bağırdı, onu tehdit etti. “Sürüden ayrılanı kurt kapar.” dedi. Ortam buz kesti. Herkes sustu. Demek ki böyle böyle sessiz yığınlar oluşuyordu.  

Adliyede uzun bir bekleyişten sonra sulh ceza hakiminin karşısına çıktım. Sorularını cevapladım. Beni dinlerken önündeki dosyaları karıştırıyor, yanındakilerle konuşuyordu. Kararı belliydi. Gözlerime bakmıyordu. Baksaydı, gücünü masumiyetinden alan bakışlar görecekti. Çok soğuk ve kin dolu bir ses tonuyla “Tutukluluğuna.” dedi. Kulaklarım uğulduyor, nefesim kesiliyordu. Anne olduğumu, masum olduğumu söylemeye çalışsam da, hakim dinlemeden ve yüzüme dahi bakmadan, “Sıradaki…” dedi. O anda sanırım ben zulüm öğüten bir fabrikanın yeni ürünüydüm. Zulüm üretirken, sürümden kaybediyorlardı. Yüzbinlerce kul/insan hakkı biriktiriyorlardı. 

Mahkeme salonundan çıkarken babamın meraklı, yorgun ve hüzünlü bakışlarıyla karşılaştım. Hayatım boyunca yanımda duran canım babam o gün de oradaydı. Elime kelepçe takılırken, yüksek sesle: “Seninle gurur duyuyorum kızım.” dedi. “Bütün güzel insanlar içeride. Sen dışarda mı olacaktın? Bunlar senin şeref madalyaların. Çocuklar bize emanet. Hiç üzülme.” diye uğurladı. Babamın şefkatini, adeta bir süper güç gibi, kendime pelerin yapıp bindim arabaya.

‘Ülkücü’ olduğunu iddia eden ve arabayı kullanan ekip amiri, hayatımda ilk defa duyduğum iğrenç küfürler etti. Bağırdı, çağırdı. Benim nezdimde, yüzbinlerce insana, KHK’lılara küfretti. “Hayat kadınları sizden daha ahlaklı. Onlar sadece bedenini satıyor. Ya siz?” dedi. Beni, başarılarımı, hayatımı sorguladı. Sadece “Siz hakim değilsiniz, burası da mahkeme değil.” diyebildim. Neden bu kadar kin dolu olduğunu anlayamadığım komiser, “Gün dönecekmiş. İşinize geri dönecekmişsiniz. Adalet gelecekmiş. Peh! O polisler kapıma gelsin. En az 5 tanesinin leşini yere sermeden teslim olursam şerefsizim.” dedi. Sincan’a gidene kadar içime doğru sessiz çığlıklar attım.

Cezaevi girişinde eşkalim kaydedildi. Parmak izim alındı. Girişte, valizimdeki kıyafetlerin birçoğunu ya renginden ya yazısından ya da modelinden dolayı almadılar. O malum aramaların hepsi bana da yapıldı. Gardiyanlar vücudumda eroin olup olmadığını bildikleri halde, yine de test ettiler! Ailem, çocukluğumdan bu yana bana mahremiyeti, edebi telkin ederken muhtemelen Sincan’da yaşanabilecek o dakikaları tahmin dahi edemezlerdi. Bütün o süreçler çok sarsıcıydı. Onurum, haysiyetim yerle bir ediliyordu. O andan itibaren tek istediğim; bir an önce koğuşuma gitmek, duş almak ve migren ağrımı bastırmak için ağrı kesici alıp çay içmekti. Üzerimde günlerin uykusuzluğu ve yorgunluğu vardı. 

Uzun, eski ve gam yüklü koridorda ilerlerken koğuşa gidiyorum diye teselli olmaya çalışıyordum. Ancak beni koğuşa değil, tek kişilik bir odaya götürdüler. Arkamı dönüp “Niye buraya geldim?” diyemeden demir kapı yüzüme gürültüyle kapandı. Burası hücreydi. Meğer her yeni geleni önce buraya alıyorlarmış. Pencere yoktu, saat yoktu. Karanlık bir havalandırmaya bakan tel örgünün boşluğundan gelen fare seslerinden başka ses de yoktu. Odaya girerken ayakkabı bağımı aldılar. “Çıkışta veririz.” dediler. Anlamadım. Girerken aldıkları ayakkabı bağını neden çıkarken veriyorlardı? Kirden kahverengileşmiş yatağı, yüzüme çarpan sidik kokusunu ve duvardaki kahır dolu yazıları görünce anladım. İntihar etmemem için almışlardı.

Aç ve susuz geçirdiğim, bin yıllık o gecenin ardından, sabah kurul karşısına çıkardılar. Mesleğimi, “suçumu”, çocuğumu yanıma alıp almayacağımı sordular. Belirlenen koğuşa giderken yüzlerce lacivert giyimli, postallı gardiyanın arasından geçtik. Bir de turuncu kıyafetli, çalışan mahkumlar vardı çokça. Gardiyanlar kendi aralarında akşam ne yemek yaptıklarını, makyajlarının sırlarını, çocuklarının bakıcılarını konuşuyorlardı. Ben yürümüyordum da, duvarlar sanki üstüme geliyordu. Fantastik bir filmin içinde gibiydim.

Eski bir özdeyiş der ki: “gitmek, biraz ölmektir; ölmekse tamamen gitmektir”. Gitmek söz konusu olduğu zaman bizi bekleyenin ne olduğunu asla bilemeyiz. Özellikle de bu gidiş, “ötekilerin gidişi” ise…

Related Articles

Yorum

Bu web sitesi, deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanır. Bu konuda sorun yaşamadığınızı varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul et Devamını Oku