Türkiye’de 2012-2017 yılları arasında, AYM’ye başvuru sayısı 173 bin iken, sadece 15 Temmuz darbe girişiminin yaşandığı 2016 yılında bu rakam 80 binin üzerine çıktı (1). Hakim ve savcıların 1/3’inin, yerel bir savcı kararıyla bir gecede “silahlı terör örgütü üyesi” olduğu suçlamasıyla gözaltına alınmış ardından da tutuklanmıştı. İşte böyle vakıaların yaşandığı bir ülkede bu rakamın neyi ifade ettiği veya az bile kaldığı anlaşılabilir.
Erdoğan hükümetinin, darbe girişimi sonrası ilan ettiği OHAL altında, ülkeyi uzunca süre yönetebilmek elbette kolay olmayacaktı. Bu “sorun”, önceden tahmin edilmiş olmalı ki, darbe girişiminin başlamasından sonra toplu olarak gözaltına alınan ilk meslek grubu hakim ve savcılar oldu. Erdoğan, hukuku şekillendirmeye ilk başladığı günlerde açıkça söylemekten de çekinmediği cadı avında (2), muhalifleri sindirip korkutabilmek ve her istediği adımı atabilmek için en çok ihtiyaç duyduğu kişiler bu yargı temsilcileriydi. Özellikle darbe gecesi ve sonrasında kabul görmeye başlayan “FETÖ” torbasına tüm muhaliflerin atılıp cezalandırılabilmesi ancak hakim savcı kararlarıyla mümkün olabildi.
Türkiye’de adalet mekanizmasının işleyişindeki farklı sıkıntılar ve yavaşlık yıllardır devam eden bir sorundu. Ama darbe öncesinde, Erdoğan’ın bizzat atadığı HSK tarafından görevlendirilen hakim ve savcıların, yargının değil hükümetin birer bürosu gibi çalışmaları çok dikkat çekti ve birçok hukukçu tarafından da bu durum eleştirildi (3). Bu hakim ve savcılar, ilk olarak kendi meslektaşlarından başlamak üzere, toplumdaki tüm muhalifleri “FETÖ” torbasına doldurmak için AİHS, Anayasa ve ulusal mevzuatlardaki hak ve güvenceleri ile mesleki ilke ve ahlak kriterlerini tamamıyla görmezden geldiler.
Binlerce hakim savcı bir gece yarısı hapsedilip tüm malvarlıklarına el koyulurken, kürsüde olan diğer meslektaşları ya bizzat bu hukuk cinayetinin faillerinden oldu ya da meslek ilkelerinin aksine üç maymunu oynamayı uygun buldu. Tutuklu yargılanan ve silahlı terör örgütü üyeliği için “delil” kabul edilen sorunlardan birisi, bu hakim savcıların YARSAV veya YARGIÇSEN gibi hakim savcı derneklerine üye olmalarıydı. Ancak anlaşılamayan bir nedenle, bu derneklerin üyelerinin çoğu tutuklanıp meslekten ihraç edilirken, özellikle yönetici pozisyonunda olan (ve Erdoğan’ın hukuksuzluklarını eleştiriyor gibi görünen) bazı hakim savcılara bu cezalar uygulanmadı. Meslektaşlarına uygulanan zulme sessiz kalmakla eleştirilen ve bu dönemde mesleğine devam eden ť Başkan Yardımcısı Hakim Nuh Hüseyin KÖSE, bu tür eleştirilere karşı; “Toplumların cesur değil, güvenceli yargıçlara gereksinimleri var” açıklamasıyla kendini savundu(4).
FETÖ adı altında uygulanan zulmün muhatabı her ne kadar Türkiye’deki dini bir cemaat olarak gösterilse de, bunun aslında muhalifler için oluşturulan bir yalan olduğu sayısız örnekle ortaya çıktı. Tutuklanan binlerce hakim savcının, değil terör örgütü üyeliği, bu cemaatle bile nasıl bir ilişkisinin olduğu hiçbir somut delille ortaya koyulamadı. Bunun yerine istihbarat raporları yeterli “delil” kabul edildi. Hatta kendisini farklı mecralarda açıkça “sosyalist” olarak tanımlayan bir yargıç hakkında da darbe girişiminden 18 ay sonra aynı suçlamayla bir dava açıldı.
Aynı zamanda YARSAV üyesi olan Hakim Tuncay ELASLAN hakkında düzenlenen iddianamede, suç olarak  “fetö silahlı terör örgütüne üye olmak” gösterilse de, bu suçlamayla ilgili somut bir delile ulaşılamadığı da çok ilginç şekilde aynı iddianamede kabul açıklandı (5). Tek delil olarak ise, ELASLAN’ın 2013 yılında hükümet karşıtı olarak bilinen “gezi parkı eylemleri” ne destek vermiş olması gösteriliyor. Binlerce örneğinde olduğu gibi, Erdoğan Türkiyesi’nde görev(!) yapan hakim savcılar, sosyalist bir meslektaşlarını, muhalif olması nedeniyle “fetö” suçlamasıyla 10 yıla kadar hapis cezasıyla yargılayacaklar.
Napolyon’un birinci konsüllüğü elde eder etmez ilk icraatlarından birinin binlerce yargıcın görevine son verip yerlerine kendisi için “zararsız” gördüklerini atamış olması  veya Hitler döneminde görev yapabilen “zararsız” yargıçların, Hitler’in arzu edeceği şekilde karar vereceklerini meşhur mektupla deklare etmiş olmalarını hepimiz hatırlıyoruz. Tarih sayfalarında bunlara benzer birçok örnek “kısır bir döngü” olarak her otoriter rejimde görüleceğe benziyor. İşin en acı yanı ise, hukukun ayaklar altına alınmasıyla yükselen bu rejimlerde, en önemli oyuncuların yine hukukçular olmasıdır.
(1)http://aktifhaber.com/gundem/aym-bireysel-basvuru-istatistiklerini-acikladi-yargi-var-adalet-yok-h112269.html
(2)http://www.haberturk.com/gundem/haber/947328-cadi-aviysa-cadi-avi-
(3)http://t24.com.tr/haber/avukat-ergin-cinmen-altan-kardesler-ve-nazli-ilicak-kararini-degerlendirdi-aym-karari-bir-turkiyede-bir-de-azerbaycanda-uygulanmiyor,563052
(4)https://twitter.com/nhkose/status/964378141216026629?ref_src=twcamp%5Ecopy%7Ctwsrc%5Eandroid%7Ctwgr%5Ecopy%7Ctwcon%5E7090%7Ctwterm%5E0
(5) http://amp.ilerihaber.org/icerik/hakime-bulunamayan-delilden-feto-davasi-82214.html?__twitter_impression=true-EK

What's your reaction?
0Cool0Upset0Love0Lol

Add Comment

to top